"Lale, bugün gerçekten tüm İstanbul'un en güzel gelini sensin!" dedi makyöz, pudra fırçasını havada sallarken. Nedimeler onaylayan mırıltılar çıkararak etrafında pervane oluyordu. Lale utangaç ama içi içine sığmayan bir tebessümle başını eğdi. Alt dudağını hafifçe ısırarak heyecanını bastırmaya çalıştı.
Odanın ağır ahşap kapısı aniden, hiç de kutlama ritmine uymayan bir sertlikle açıldı. Düğün organizatörü Adem Özkan, yüzündeki kan tamamen çekilmiş bir halde eşikte duruyordu. Odadaki neşeli kıkırdamalar bıçak gibi kesildi.
Lale'nin midesine buz gibi bir yumruk oturdu. Aynadan adamın dehşet içindeki gözlerini gördü. "Adem Bey?" diye fısıldadı, sesi boğazında kurumuştu. "Bir sorun mu var? Mert henüz gelmedi mi?"
Adem yutkundu, kravatını gevşeterek zorlukla konuştu. "Şahin Hanım... Arslan Bey... O gelemiyor."
Lale'nin yüzündeki gülümseme dondu. Damarlarındaki kanın çekildiğini, parmak uçlarından başlayarak tüm vücudunun uyuştuğunu hissetti. "Ne diyorsunuz? Ne demek gelemiyor?"
Organizatör titreyen eliyle cep telefonunu uzattı. Ekranda, henüz birkaç dakika önce düşmüş bir magazin haberinin manşeti parlıyordu: 'Ünlü Mimar Mert Arslan Düğününe Katılmadı! Eski Sevgilisi İçin Hastaneye Koştu!'
Lale telefonu adamın elinden sertçe çekip aldı. Bulanık çekilmiş fotoğrafta, Mert'in kollarında hastane önlüğü giymiş bir kadın vardı. Beren Yıldız. Mert'in uğruna hep bahaneler ürettiği, "sadece yardıma ihtiyacı var" dediği o kadın.
Telefon Lale'nin uyuşmuş parmaklarının arasından kayıp mermer zemine çarptı. Çıkan tok ses, odadaki ölüm sessizliğini böldü. Baş dönmesiyle sarsılan Lale, düşmemek için makyaj masasının kenarına sıkıca tutundu. Tırnakları ahşaba gömülürken, nefes alamadığını hissetti.
Kapı bu kez daha büyük bir şiddetle açıldı. Lale'nin üvey babası Bülent Şahin ve üvey annesi Hülya Şahin odaya daldı. Bülent'in yüzü öfkeden kıpkırmızıydı, boynundaki damarlar zonkluyordu.
"Bu rezalet de ne!" diye kükredi Bülent, Lale'nin bembeyaz yüzüne veya titreyen omuzlarına zerre kadar bakmadan. "Mert nerede? Bizi tüm İstanbul sosyetesine, iş dünyasına rezil ettin! Şahin ailesinin yüzünü yere eğdin!"
Lale ağzını açtı ama tek bir kelime bile dökülemedi. Gırtlağına cam kırıkları dolmuş gibiydi. Boğucu bir aşağılanma dalgası üzerine çöküyordu.
Anne ve babasının hemen arkasından içeri giren üvey kız kardeşi Cansu, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Dudaklarının kenarında gizleyemediği, zehirli bir gülümseme vardı. "Eh," dedi Cansu alaycı bir sesle, "Mert abiyi elinde tutamayacağın başından belliydi. Şimdi Arslan ailesiyle olan o büyük ortaklık da yalan oldu."
Lale daha fazla o odada, o suçlayıcı bakışların altında kalamadı. Ağır gelinliğinin eteklerini avuçlayarak kapıya doğru atıldı. Ailesinin yanından geçerken Hülya Şahin cılız bir sesle "Lale, babanı dinle..." dese de, Lale onu duymadı.
Odadan çıkıp balo salonunun girişine doğru sendeledi. Koridorda durduğunda, açık kapıdan içerideki yüzlerce davetlinin fısıldaşmalarını, alaycı gülüşlerini duyabiliyordu.
"Damat eski sevgilisine kaçmış diyorlar!"
"Şahinlerin evlatlığı değil miydi bu? Zaten Mert Arslan'a yakışmıyordu..."
Her bir kelime, Lale'nin göğsüne saplanan paslı birer çiviydi. Gözyaşları yanaklarından süzülürken arkasını döndü. Nefes almak için, bu boğucu atmosferden kaçmak için kalın halı kaplı uzun koridorda koşmaya başladı. Topuklu ayakkabıları halıda boğuk sesler çıkarıyordu.
"Lale! Buraya gel diyorum sana! O misafirlere bir açıklama yapacaksın!" Bülent'in emreden, kontrolcü kükremesi koridorda yankılandı.
Lale adımlarını daha da hızlandırdı. Köşeyi döndüğünde, otelin diğer kanadındaki başka bir VIP balo salonunun önüne geldi. Kendi salonunun aksine, burası ölümcül bir sessizliğe gömülmüştü. Kapıdaki beyaz güller boynunu bükmüş gibiydi. Sadece birkaç otel görevlisi kendi aralarında fısıldaşıyordu.
"Paşazade ailesinin kızı son anda kaçmış... Tekerlekli sandalyedeki bir adamla evlenmek istememiş herhalde."
Lale'nin adımları yavaşladı. Göğsü hızla inip kalkarken yaşlı gözlerini kaldırıp salonun kapısına baktı. Orada, devasa kapının tam önünde, sırtı ona dönük bir adam tekerlekli sandalyede tek başına oturuyordu. Üzerinde Mert'in giydiği o özel dikim damatlıkların bir benzeri vardı. Adam oturmasına rağmen omuzlarındaki genişlik ve duruşundaki o sarsılmaz katılık, etrafına ağır bir aura yayıyordu.
Koridorun sonundaki devasa pencereden vuran gün batımı, adamın yalnız silüetini altın rengine boyamıştı. Lale o sırta bakarken, kalbinde garip bir sızı hissetti. Terk edilmiş, gururu kırılmış ve yapayalnız bırakılmış iki insan.
Gözyaşlarını elinin tersiyle sertçe sildi. Midesindeki o korkunç düğüm, yerini aniden tehlikeli ve delice bir kararlılığa bıraktı. Sol elindeki Mert'in yüzüğünü parmağından çekip çıkardı ve koridorun köşesindeki saksının içine fırlattı. Gelinliğinin eteklerini topladı, omuzlarını dikleştirdi ve tekerlekli sandalyedeki o yabancıya doğru yürümeye başladı.