Aşağıya inen ahşap merdivenler yoktu. Sadece vahşi, kükreyen kızıl alevler vardı. Cehennemi andıran bir sıcaklık yüzüne çarptı. Alevlerin dili, merdiven tırabzanlarını yutmuştu. Gözleri yaşardı. Kirpikleri sıcaktan kavruluyordu.
Hızla geri çekildi. Kapıyı sertçe kapattı. Midesi korkuyla kasıldı.
Oksijen azalıyordu. Yatağa doğru koştu. Yastığı kaptı. Yüzüne bastırdı. Yastığın altındaki telefonunu buldu. Ekranın soluk ışığı, dumanın içinde titriyordu. Başparmağı, bir numaralı hızlı arama tuşuna bastı. Arslan. Kocası.
Telefon çalmaya başladı. "Düt... Düt..."
Her saniye, ciğerlerindeki havayı biraz daha emiyordu. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarında kuruyordu. Dizlerinin bağı çözüldü. Yere çöktü.
Telefon açıldı.
Arka planda hafif, zarif bir piyano melodisi duyuldu. Çatal bıçak sesleri. Ve Arslan'ın o soğuk, sabırsız nefes alışverişi.
"Ne var Elif?" dedi Arslan. Sesi, buz gibi bir şelale gibiydi.
Elif yastığı ağzından çekti. "Arslan..." Sesi çatallı ve kısıktı. "Yardım et. Eski yalı... Yanıyor. Çıkamıyorum".
Hattın diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra Arslan'ın alaycı bir nefes verişi duyuldu.
"Saçmalıyor musun sen yine?" dedi Arslan. Kelimeleri birer tokat gibiydi. "İlgi çekmek için yangın yalanı uyduracak kadar düştün mü? O güvenlikli yalıda ne yangını?"
Elif'in midesine bir yumruk oturdu. "Yemin ederim... Nefes alamıyorum."
O sırada telefondan başka bir ses geldi. İnce, titrek ve fazlasıyla tanıdık bir ses.
"Arslan, ben... Kötü bir şey mi yaptım? Bana kızgın mısın?"
Leyla.
Elif'in kanı damarlarında dondu. Alevlerin sıcaklığına rağmen, iliklerine kadar titrediğini hissetti.
Arslan'ın sesi aniden değişti. O soğuk adam gitti. Yerine şefkatli bir koruyucu geldi. "Hayır, canım. Seninle ilgisi yok. Sadece gereksiz bir pürüz".
"Arslan, lütfen..." diye fısıldadı Elif.
"Bu çocukça oyunlarına ayıracak vaktim yok Elif," dedi Arslan. Sesi tekrar buz kesmişti. "Kapatıyorum".
"Hayır!"
Telefon kapandı. Kör bir sessizlik.
Elif, elindeki telefona baka kaldı. Ekranda "Arama Sonlandırıldı" yazıyordu. Gözyaşları aniden durdu. İçindeki o çırpınan umut kuşu, saniyeler içinde küle döndü. Ölümle burun burunayken, kocası başka bir kadının saçını okşuyordu.
Alevler yatak odasının kapısının altından sızmaya başladı. Perdeler aniden tutuştu. Odanın içi cehenneme döndü.
Yaşama içgüdüsü, kırık kalbini susturdu. Ayağa fırladı. Balkon kapısına koştu. Camı zorlayarak açtı. Gece rüzgarı yüzüne çarptı. İkinci kattaydı. Aşağıda taşlık bir zemin ve küçük bir çim alan vardı.
Arkasına bakmadı. Tırabzanlara tırmandı. Ve kendini boşluğa bıraktı.
Rüzgar kulaklarında uğuldadı. Yere çakıldığı an, sağ diz kapağı sivri bir taşa çarptı. Kemiklerin birbirine sürtünme sesi, gecenin sessizliğini yırttı. Korkunç bir acı, bacağından beynine doğru şimşek gibi çaktı. Ağzından boğuk bir çığlık koptu.
Çimlerin üzerinde kıvrandı. Komşuların bağırışları duyuldu. Birkaç el onu kollarından tuttu. Sürükleyerek yanan evden uzaklaştırdılar.
Siren sesleri gecenin karanlığını deldi. Kırmızı ve mavi ışıklar, Elif'in is ve kurum içindeki yüzünde dans ediyordu.
Sağlık görevlileri koşarak geldi. Onu kollarına girdiler. Yolun kenarında bekleyen ambulansa doğru yürüttüler. Elif, sağ bacağını sürüyerek ambulansın açık arka kapısına ulaştı. Sedyenin kenarına yığıldı.
Bir hemşire elinde serum fizyolojik ile yaklaştı. Elif'in yüzündeki isleri temizlemeye başladı. Sıvı, cildindeki küçük yanıklara değdikçe karıncalanıyordu. Elif sadece alt dudağını ısırdı. Hiçbir tepki vermedi.
Cebinden, ekranı çatlamış telefonunu çıkardı. Parmakları uyuşmuştu. Ekranı açtı.
Bir sosyal medya bildirimi düştü. "Koçak Holding" kelimesi parlıyordu.
Bildirime tıkladı. Leyla'nın beş dakika önce paylaştığı yüksek çözünürlüklü bir fotoğraftı.
Arka planda Boğaziçi'nin yakamozları parlıyordu. Lüks bir restoran masası. Kırmızı güller. Fotoğrafın sağ köşesinde, Arslan'ın o özel yapım Patek Philippe saati ve lacivert takım elbisesinin manşeti görünüyordu.
Altındaki yazı, Elif'in göğsüne saplanan son çiviydi: "Ne kadar geç olursa olsun, ben korktuğumda o hep gelir".
Elif, ekrandaki o kelimelere uzun uzun baktı. Duman dolu odada, "Nefes alamıyorum" diye yalvarışını hatırladı.
Gece rüzgarı ambulansın içine doldu. Elif ürperdi. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Son derece alaycı, buz gibi bir gülümsemeydi bu.
Gözlerinde artık ne bir damla yaş ne de bir kırıntı umut vardı. Sadece mutlak bir boşluk ve keskin bir kararlılık.
Başparmağını telefonun güç tuşuna bastırdı. Ekranda "Kapat" yazısı belirdi. Onayladı. Ekran karardı. Geçmişle olan son bağını, o karanlık ekrana gömdü.
Başını kaldırdı. Alevlere teslim olmuş, çatısı çökmek üzere olan eski yalıya baktı. Bu evle birlikte, üç yıllık o aşağılayıcı evlilik de kül olmuştu. Karar verilmişti.