Kaan Demirören, kravatının düğümünü tek bir sert hareketle gevşetirken karşısındaki kadına baktı. Üzerindeki gri takım elbisesi, kusursuz kesimli ceketi ve soğuk çehresiyle Demirören Holding'in genç veliahdı, karşısındaki sessizliği bir kabulleniş değil, yaklaşan bir fırtınanın habercisi olarak görüyordu. Boğaz'ın karanlık sularına bakan devasa malikânenin salonunda, Serra Aydın'ın tepkisini bekledi. Üç yıllık sözleşmeli evlilikleri boyunca bu kadından gördüğü tek şey uysallık, sessizlik ve itaatkâr bir gölge gibi yaşamaktı. Şimdi ise ağlamasını, yalvarmasını ya da Demirören ailesinin servetinden daha fazla pay koparmak için çırpınmasını bekliyordu.
Serra bakışlarını Boğaz kıyısına vuran dalgalardan ayırdı. Sehpanın üzerindeki kalın kâğıda baktı. Başlık netti: Boşanma Protokolü.
"Anlaşmamıza göre, sana ait olan mal varlığını alacaksın," dedi Kaan, ses tonundaki buyurgan tını bir an bile yumuşamadan. "Sessizce gideceksin. Fazlasını bekleme, tek bir kuruş bile talep etmeye kalkarsan avukatlarım seni bu şehirden siler."
Serra'nın kalbinde ne bir sızı ne de bir öfke kırıntısı vardı. Göğsünde hissettiği tek şey, üç yıldır ciğerlerini dolduran bayat havanın nihayet temizlenmeye başlamasıydı. Bu anın geleceğini biliyordu. Annesinin vasiyeti, Demirören ailesiyle yapılan o gizli koruma anlaşması ve kendi geçmişini saklamak için taktığı o silik gelin maskesi... Hepsi bu kâğıt parçasının ucundaydı.
Kaan, kadının dudaklarının aralanmasını, gözlerinden yaşların süzülmesini bekleyerek kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzünde kibirli, her şeyi satın alabileceğine inanan zengin bir adamın alaycı ifadesi vardı.
Serra elini uzattı. Parmakları buz gibiydi ama titremiyordu. Kâğıdı kendine doğru çekti, sayfaları tek tek çevirip doğrudan son sayfadaki boşluğa baktı.
Kaan onun bu sakinliğinden rahatsız oldu. Kaşları çatıldı, göğsü hızla inip kalktı. "Tazminat maddesini mi arıyorsun? Sana bir daire ve geçimini sağlayacak bir fon bağlandı. Senin gibi sıradan bir kadın için fazlası bile-"
"Kalem?"
Serra'nın dudaklarından dökülen tek kelime, Kaan'ın boğazında hazırladığı onlarca hakareti düğümledi.
Adam bir an duraksadı. Serra'nın kehribar rengi gözlerindeki mutlak kayıtsızlık, Kaan'ın zihnindeki tüm senaryoları yerle bir etmişti. Ceketinin iç cebinden altın kaplama dolma kalemini çıkarıp sehpanın üzerine bıraktı. Metalin mermere çarparken çıkardığı ses yankılandı.
Serra kalemi aldı. Kapağını açtı ve tek bir saniye bile tereddüt etmeden, sayfanın altındaki boşluğa imzasını attı: Serra Aydın.
Soyadındaki Demirören ekini çoktan zihninden silmişti. Kâğıdı özenle kapattı, kalemi de üzerine koyup Kaan'a doğru itti.
"Bitti."
Sesi ne titriyor ne de boğuluyordu. Üç yıl boyunca Demirören malikânesinde sergilediği o ürkek, sessiz gelinin yerinde, şimdi Kaan'ın daha önce hiç karşılaşmadığı yabancı ve sarsıcı bir kadın oturuyordu. Kaan protokolün altındaki ıslak mürekkebe baktı. İçinde bir şeylerin ters gittiğine dair vahşi bir his uyandı; ezdiği, bir kenara attığı kadının gözlerinde en ufak bir yıkım görememek gururunu zedeliyordu.
Tam ağzını açıp konuşacaktı ki ceketinin cebindeki telefon acı bir sesle çalmaya başladı. Ekranda beliren ismi görünce Kaan'ın yüzündeki o sert ifade bir anda eridi, yerini telaşlı bir şefkate bıraktı.
Hemen telefonu açtı. "Lale? Ne oldu birtanem? Sakin ol, doktor ne dedi? Geliyorum, hemen çıkıyorum."
Kaan arkasını döndü, sehpadaki protokolü kaptığı gibi kapıya doğru hızla yürüdü. Çıkarken Serra'ya tek bir bakış bile atmadı. Demir kapının gürültüyle kapanması, malikânenin yüksek tavanlarında yankılandı.
Serra ayağa kalktı. Yavaş adımlarla devasa camın önüne yürüdü. Bahçeden hızla çıkan Kaan'ın siyah spor arabasının arkasından baktı. Dudaklarının kenarında soğuk, keskin bir tebessüm belirdi. Elini boynuna götürdü, yakasının altına gizlenmiş olan gümüş, hilal şeklindeki eski madalyonu parmaklarının arasına aldı. Annesinin ona bıraktığı tek gerçek miras buydu.
"Sözümü tuttum anne," diye fısıldadı Serra, camdaki yansımasına bakarak. "Üç yıl boyunca saklandım. Ama artık Demirören bitti."
Gözlerindeki solgun ifade tamamen dağılmıştı. Yerine, yıllardır bastırdığı o yırtıcı, keskin ve tehlikeli ışıltı geri gelmişti.
İstanbul, gerçekte kimi kaybettiğini ve kimin geri döndüğünü henüz bilmiyordu.