O sırada içerideydim. Eski bir kanvas çantaya birkaç parça kıyafet tıkıştırıyordum. Ayak bileğime sürtünen simsiyah, iri köpeğim Kömür sakindi.
Yatağın kenarında oturan beyaz saçlı büyükannemin gözleri kıpkırmızıydı. Titreyen elleriyle diktiği küçük bir bezi bana uzattı.
"Çocuk, al bunu. Seni korur. Onların dünyası bizimkine benzemez, kalbini karartmalarına izin verme."
Bezi aldım. Başımı yavaşça sallayıp cebime koydum. "Benim kalbim zaten karanlık, nine. Asıl onlar kendilerini korusun," diye mırıldandım. Yüzümde hiçbir ifade yoktu ama bezi sıkan parmaklarım bembeyaz olmuştu. Göğsümde sıkışan o nefesi dışarı vermedim.
Topuklu ayakkabıların ahşap zeminde çıkardığı "tak tak" sesleri vedamızı böldü. Selin kapıyı çalma zahmetine girmemişti.
Odayı şöyle bir süzdü, sonra bir eşyaya değer biçer gibi bana baktı.
"Asya, gitme vakti. Kenan Bey İstanbul'da seni bekliyor. Daha fazla bu sefalet kokan yerde vakit kaybedemem." Sesi buz gibi ve mesafeliydi.
Onu duymazdan geldim. Büyükanneme sarıldım. Kokusunu içime çekerken fısıldadım.
"Merak etme, nine. Kendime iyi bakacağım."
Büyükannem hıçkırarak sırtımı sıvazladı. "Biliyorum, biliyorum..."
Selin sabırsızca bileğindeki pırlanta kaplı Patek Philippe saatine baktı. Boğazını temizleyip sesini yükseltti.
"Asya!"
Büyükannemi bıraktım. Doğruldum ve Selin'e ifadesizce baktım. Sonra eğilip Kömür'ün tasmasını tuttum.
Selin'in kaşları anında çatıldı.
"Bu ne demek oluyor? Bu iti de mi getirmeyi düşünüyorsun? Kenan Bey'in evinde sokak hayvanlarına yer yok!"
Kömür'ün başını okşadım. Sesim alçak ama keskindi.
"Onun adı Kömür. Ve o bir it değil, benim ailem. Sizin aksinize, sadakatin ne demek olduğunu biliyor."
Selin yutkundu, ardından alaycı bir şekilde güldü.
"Arabamı kirletemez. O burada kalacak. Aksi takdirde o arabaya binemezsin!"
Arabadan inen şoför kapıda belirmişti. Durumu görünce yüzü kasıldı ama tek kelime etmedi.
Onunla tartışmadım. Kömür'ün tasmasını çektim ve tekrar evin içine doğru bir adım attım.
Selin panikledi. Önüme geçti.
"Ne yapıyorsun? Kenan Bey'e ne diyeceğim? Seni oraya getirmek için bana para ödendi, anlıyor musun?"
Durup ona baktım. Gözlerimde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu.
"O gelmiyorsa, ben de gitmiyorum. Kenan Bey'e, karısının kibrinin kızından daha önemli olduğunu söylersin."
Selin'in yüzü kireç gibi oldu. Taşradan gelen bu "vahşi" kızın ona böyle karşılık vereceğini beklemiyordu. Göğsü hızla inip kalktı. Dişlerini sıkarak konuştu.
"Peki! Ama arka koltuğu kirletirse, seni mahvederim! İstanbul'a adım attığında bu küstahlığının bedelini ödeyeceksin!"
Ona bir daha bakmadım. Kömür'ü alıp büyükanneme son bir kez baktım ve arkama dönmeden Maybach'a yürüdüm.
Kömür'ü arka koltuğa yerleştirdim, yanına oturdum. Selin öfkeyle ön koltuğa oturdu ve kapıyı sertçe çarptı.
Araba hareket etti. Dikiz aynasından büyükannemin küçülen silüetine baktım. Gözden kaybolana kadar izledim, sonra gözlerimi kapatıp yüzümü Kömür'ün sıcak tüylerine gömdüm.
Uzun yolculuk boyunca Selin üstenci bir tavırla konuşmayı denedi.
"İstanbul'a alışman zaman alacak. Orası burası gibi değil. Orada kurallarımız, statümüz var. Bu vahşi tavırlarınla ancak kendini rezil edersin."
Cevap vermedim. Camdan akıp giden manzaraya baktım. O benim için yoktu.
Selin hırsla önüne döndü ve sustu. Arabanın içinde sadece motorun uğultusu kaldı.
Akşamüzeri İstanbul'a girdik. Yüksek binalar ve ışıklar, Ege'nin sessizliğiyle taban tabana zıttı. Hepsine baktım ama içimde ne bir merak ne de bir heves vardı. Sadece dipsiz bir boşluk.
Araba Boğaz hattı boyunca ilerledi ve devasa, ışıl ışıl bir yalının önünde durdu.
Demir kapılar yavaşça açıldı. Karşımdaki manzara, altından yapılmış bir kafesi andırıyordu.