Midesinde soğuk bir kramp hissetti. Nefesi, göğüs kafesine batan görünmez bir cam kırığı gibiydi. Masanın üzerindeki telefonunu eline aldı. Ekranın ani parlaklığı, karanlığa alışmış gözlerini yaktı. Parmakları ezbere bildiği numarayı tuşladı. Telefonu kulağına götürdü. Sadece üç saniye sonra, o tanıdık, mekanik ve buz gibi Türkçe telesekreter sesi duyuldu. Ulaşılamıyordu.
Tam telefonu masaya bırakacakken, ekrana isimsiz bir MMS mesajı düştü.
Beren'in parmak uçları aniden buz kesti. Mesajı açtı. Ekranda beliren fotoğraf, midesindeki krampı keskin bir bıçak darbesine dönüştürdü. Four Seasons Oteli'nin o çok iyi bildiği, kalın dokulu bordo halısının üzerinde, Kenan'ın bu sabah kendi elleriyle ütülediği lacivert özel dikim ceketi darmadağınık yatıyordu. Ceketin hemen yanında, kadrajın köşesinde, Selin Yılmaz'ın o meşhur incili halhalı parlıyordu.
Kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine hızla çarpmaya başladı. Kan, kulaklarında uğulduyordu. Ama gözpınarlarında tek bir yaş bile yoktu. Sadece saf, dondurucu bir öfke damarlarına pompalanıyordu. Beren, sağ elinin işaret ve orta parmağıyla şakaklarını sertçe ovdu. Bu, sabrının tükendiğinin fiziksel bir kanıtıydı.
Belindeki beyaz dantelli mutfak önlüğünün bağcıklarını tek bir hamlede kopardı. Önlüğü, özenle hazırladığı masanın yanına, yere fırlattı. Arkasını döndü. Hızlı adımlarla giyinme odasına doğru yürüdü. Topuklu terliklerinin parke zeminde çıkardığı sert ve ritmik sesler, yaklaşan bir fırtınanın ayak sesleri gibiydi.
Dolabın kapağını sertçe açtı. İçinden, o güne kadar Köprülü ailesinin "hanımefendi" imajına uymadığı için hiç giymediği, omuzları keskin, siyah, uzun bir trençkot çıkardı. Trençkotu üzerine geçirirken, kumaşın ağırlığı ona ihtiyacı olan zırhı sağladı. Çekmeceyi hızla çekti. İçinden siyah, mat renkli, mikro bir ses kayıt cihazı aldı. Cihazın soğuk metalini avucunda sıktı ve trençkotunun derin cebine yerleştirdi.
Dairenin ağır çelik kapısını iterek açtı. Sonbaharın dondurucu rüzgarı, koridordan içeri hücum edip saçlarını savurdu. Asansör düğmesine bastı. Kırmızı dijital rakamların aşağı doğru inişini izlerken, çenesini o kadar sıkıyordu ki diş kökleri sızlıyordu.
Asansörün kapıları loş yeraltı otoparkına açıldı. Rutubet ve motor yağı kokusu genzini yaktı. Elindeki anahtara bastı. Köşede duran siyah Porsche'nin farları, karanlığı yırtarak yandı. Arabaya doğru yürüdü. Kapıyı açıp sürücü koltuğuna yerleşti. Motoru çalıştırdı. V6 motorun vahşi kükremesi, içindeki sessiz çığlığın dışa vurumuydu. Gaz pedalına sonuna kadar bastı. Lastikler beton zeminde acı bir çığlık atarak patinaj çekti ve araba otoparktan ok gibi fırladı.
Boğaziçi Köprüsü'nün üzerinde hız sınırlarını hiçe sayarak ilerliyordu. Açık camdan içeri dolan şiddetli rüzgar, saçlarını bir kırbaç gibi yüzüne çarpıyordu. Gözleri yola kilitlenmişti. Direksiyonu sıkan parmak boğumları bembeyaz olmuştu.
Porsche, Four Seasons Oteli'nin görkemli girişinde acı bir fren sesiyle durdu. Vale, koşarak arabaya yaklaştı. Beren, adamın şaşkın bakışlarına ve "Hoş geldiniz efendim" sözlerine zerre kadar aldırış etmedi. Anahtarı adamın göğsüne doğru fırlattı. Altın varaklı, devasa döner kapıdan içeri adımını attı.
Lobideki kristal avizelerin ışığı altında, siyah trençkotuyla adeta bir ölüm meleği gibi yürüyordu. Doğrudan VIP asansörlere yöneldi. Düğmeye bastı. Asansör sekizinci katta durduğunda, kapılar sessizce iki yana açıldı. Beren, otelin kalın, adımları yutan halısında yürümeye başladı. 802 numaralı odanın önüne geldiğinde durdu.
Oda kapısı tam kapanmamıştı. İki parmak kalınlığında bir aralık vardı. Selin, muhtemelen oda servisini beklemek için kapıyı bilerek aralık bırakmıştı. Beren, nefesini tuttu. Gözlerini o ince aralığa dikti.
İçeride, loş sarı ışığın altında, Kenan'ın dudakları Selin'in alnında geziniyordu. Selin'in kıkırdaması koridora taştı.
"Kenan, karın evde o sıkıcı yemekleriyle seni bekliyor olmalı. Tam bir ev hanımı, değil mi? Zavallı şey". Selin'in sesi, zehirli bir sarmaşık gibiydi.
Beren'in dudakları yukarı doğru kıvrıldı. "Ha," diye soğuk, alaycı bir ses döküldü dudaklarından. Eli cebine gitti. Ses kayıt cihazının düğmesini yukarı itti. Kırmızı ışık yanıp sönmeye başladı.
On saniye. Sadece on saniye boyunca içeriden gelen o iğrenç kıkırdamaları ve Kenan'ın onu onaylayan mırıltılarını kaydetti. Sonra düğmeyi kapattı. Kapıyı tekmeleyip içeri girmek, o ucuz dramayı yaşamak onun tarzı değildi. O, duygularıyla değil, aklıyla yok ederdi.
Arkasını döndü. Geldiği gibi sessiz ama eskisinden çok daha kararlı adımlarla asansöre doğru yürüdü. Otelden çıkıp arabasına bindiğinde, içerideki hava boğucuydu. Derin bir nefes aldı. Torpido gözünden telefonunu çıkardı ve avukatı Arda Çelik'i aradı.
"Arda," dedi sesi buz gibi bir netlikle. "Evlilik öncesi sadakat sözleşmesinin tasfiye sürecini derhal başlat. Elimde kanıt var."
Telefonun diğer ucundan Arda'nın endişeli sesi geldi. "Beren, emin misin? Köprülü ailesi seni o evden kolay kolay bırakmaz. Seni hapsedeceklerdir".
Beren, dikiz aynasından kendi soğuk gözlerine baktı. "Bırakmayı denesinler," dedi ve telefonu kapattı. Motoru tekrar çalıştırdı. Şimdi, o cehenneme dönüp son perdeyi oynama vaktiydi.