Galerimdeki konuklar hemen fısıldaşmaya başladı. Acıyan bakışları, benim en büyük zaferimi aleni bir aşağılanma gösterisine dönüştürdü. Ardından onun hayatındaki yerimin soğuk ve kesin bir teyidi olan mesajı geldi: “Bir aksilik çıktı. Banu'nun bana ihtiyacı vardı. Anlarsın ya. İş.”
Dört yıl boyunca onun mülkü olmuştum. Gökdeleninin en üst katındaki altın kafeste tutulan sessiz, sanatçı bir eş. Bütün yalnızlığımı ve kalp kırıklığımı tuvallerime döktüm ama o benim sanatımı hiçbir zaman gerçekten görmedi. Beni hiçbir zaman gerçekten görmedi. Sadece varlıklarından bir diğeri olarak gördü.
O gece kalbim kırılmadı. Buza dönüştü. Beni sadece ihmal etmemişti; beni silmişti.
Bu yüzden ertesi sabah ofisine girdim ve eline bir deste galeri sözleşmesi verdim.
İmparatorluk inşasına ara verilmesinden rahatsız olarak başını zar zor kaldırdı. Kalemi kaptı ve işaretlediğim çizgiyi imzaladı.
Hemen altına sıkıştırılmış sayfanın boşanma kararımız olduğunu bilmiyordu.
Karısını, sanat malzemeleri faturasından başka bir şey değilmiş gibi az önce imzalayıp elden çıkarmıştı.
Bölüm 1
Defne Bakış Açısı:
Dört yıllık emeğimin nihayet bir galeri duvarına asıldığı gece, kocam Yavuz Karataş haberlerdeydi; eli başka bir kadını yağmurdan koruyordu.
Bu galeri, bu bozulmamış beyaz duvarlara asılan dört yıllık emeğimi—ruhumu—temsil ediyordu. Bu gece her şeyin doruk noktası olmalıydı. Şikago'nun en çok korkulan adamının sessiz, sanatçı eşi Defne Karataş olmaktan çıkıp yeniden Defne olduğum gece. Sadece Defne. Sanatçı olan.
Dört yıl boyunca yalnızlığımın, hayal kırıklığımın, sessiz kalp kırıklığımın her bir zerresini tuvallerime dökmüştüm. Yavuz'un benim için yaptırdığı steril, ses geçirmez atölyede, gökdeleninin en üst katındaki altın kafeste çalışmıştım. O buna hediye diyordu. Ben ise onun gölge imparatorluğunu yönetirken beni meşgul tutacak, ayağına dolanmamı engelleyecek bir yer olduğunu biliyordum.
İpek elbisemin önünü düzelttim, ellerim hafifçe titriyordu. Bakışlarım yanımdaki boşluğa, kocamın olması gereken boşluğa kaydı. Söz vermişti. “Elbette *cara*. Dünyalar da yıkılsa kaçırmam,” demişti; eskiden tenimi ürperten alçak, gürleyen sesiyle. Şimdi ise sadece parlatılmış başka bir yalan gibi hissettiriyordu.
Portföy çantamdaki telefonum titredi. Bir haber uygulamasından gelen bildirim. Mideme bir korku düğümü otururken açmak için tıkladım. Manşet çok netti. *“Yavuz Karataş ve Banu Demirhan acil toplantı için fırtınaya göğüs gerdi.”*
Bir fotoğraf vardı. Yavuz, bir hükümet binasına koştururlarken geniş omuzlarıyla bir kadını sağanaktan koruyordu. İfadesi sert ve odaklanmıştı. Demirhan Ailesinin zeki ve acımasız ikinci adamı Banu Demirhan, ona tam bir güven ifadesiyle bakıyordu. Şemsiyeyi kadının üzerinde tutuyor, yağmurun kendi bin dolarlık takım elbisesinin omuzlarını sırılsıklam etmesine izin veriyordu.
Altındaki altyazıda şöyle yazıyordu: *“Kaynaklar, toplantının yeni Karataş-Demirhan ittifakı için kritik olduğunu, şehrin yeraltı dünyasını yeniden şekillendirecek bir güç hamlesi olduğunu söylüyor.”*
İçimi bir mide bulantısı dalgası kapladı. Bu sadece bir toplantı değildi. Bu bir beyandı. İşini seçiyordu, benden ziyade *onu* seçiyordu ve bunu şimdiye kadar talep ettiğim tek gecede yapıyordu. Benim olması gereken o tek gecede.
Etrafımdaki insanlar fısıldaşmaya başladı. Telefonlar gizlice kaldırılıyordu. Onların acımasını, hastalıklı meraklarını hissedebiliyordum. Üzerime çöken fiziksel bir ağırlıktı. Ben Don'un ihmal edilmiş karısıydım, aleni bir gösteriydim. Benim kişisel aşağılanmam artık galerinin ana etkinliğiydi.
Telefonum tekrar titredi. Yavuz'dan bir mesaj.
*Bir aksilik çıktı. Banu'nun bana ihtiyacı vardı. Anlarsın ya. İş.*
Kalbim kırılmadı. Parçalanmadı. Sadece durdu. Sanki nihayet yakıtı bitmiş, soğuk ve tam bir sessizliğe gömülmüş bir motor gibi hissettirdi. Bu, Omerta'nın, yani sessizlik kuralının ailevi bir versiyona bürünmüş haliydi. Ailenin iyiliği için hiçbir şey görmemem, hiçbir şey söylememem ve her şeye katlanmam bekleniyordu. Onun ailesi için.
Bütün hava ciğerlerimden çekildi. Galerinin parlak ışıkları sönükleşir gibi oldu. Dört yılımı yerimi anlamakla geçirmiştim. Ben onun sahip olduğu güzel bir nesneydim, duvarına asacağı bir sanat eseriydim, canavarın kültürlü bir yanı olduğunun kanıtıydım. Akıl sağlığımı koruyan tek şey olan sanatım, onun varlıklarından sadece biriydi.
Galeri sahibi ve arkadaşım olan Ozan endişeli bir yüzle yanımda belirdi. "Defne? İyi misin?"
Yüzümü çatlatacakmış gibi hissettiren kırılgan bir gülümseme takındım. “Son dakika toplantısına takıldı. Bilirsin işte.” Yalan otomatikti, yılların pratiğiyle bilenmiş bir refleksti. Sadakatin Üstünlüğü. Bir mafya eşine öğrettikleri ilk kuraldı.
"Elbette," dedi Ozan, ama gözleri bana tek bir kelimesine bile inanmadığını söylüyordu. "Pekala, dinleyicilerin seni bekliyor. Birkaç kelime söylemelisin. Bu senin gecen."
Başımı salladım, bedenim otomatik pilotta hareket ediyordu. Kalabalığın arasında yürüdüm, el sıkıştım, gözleri acımayla dolu insanlardan tebrikleri kabul ettim. Tekniğimden, uçsuz bucaksız, boş bir gökyüzündeki yalnız bir kuşu tasvir eden eserin arkasındaki ilhamdan bahsettim.
O kuşun özgürlüğü nasıl temsil ettiğini anlattım.
Ama konuştukça, kemiklerimin derinliklerine soğuk, sert bir berraklık yerleşti. O beni hiçbir zaman görmemişti. Sanatımı hiçbir zaman görmemişti. Yalnızca ona getirdiği değeri, kana bulanmış adına kattığı cilayı görüyordu. Yavuz Karataş beni sadece ihmal etmemişti; beni silmişti. Tuval ve boyanın parasını ödediği için ruhuma sahip olduğunu sanıyordu.
Eskiden kalbimin olduğu boşlukta yeni bir his filizlendi. Üzüntü değil. Öfke değil. Buzdu. Soğuk, keskin, bükülmez bir kararlılık.
Beni silemeyecekti. Beni kıramayacaktı.
Önce ben onu kıracaktım.
Müsaade isteyip Ozan'ın ofisinin sessizliğine sığındım. Ellerim artık sabitti. Telefonumu çıkarıp avukatımı aradım.
“Kerem, ben Defne Karataş. Belgeleri hazırlamanı istiyorum.”
“Boşanma belgelerini mi?” diye sordu, sesi temkinliydi.
“Evet,” dedim, sesim cam kadar soğuk ve berraktı. “Ama hepsi bu kadar değil. Bir fikrim var. Okumadan bile her şeyi imzalamasını sağlayacak bir yol.”
“Defne, bu riskli. Yavuz öğrenirse—”
“Öğrenmeyecek,” diyerek sözünü kestim. “Kibri onun en büyük zayıflığı. Sanatımla ilgili bir sözleşmeye bir kez olsun bakmadı, önüne ne koyulursa sadece imzalar. Bunu kendine layık görmüyor.”
Hattın diğer ucunda bir sessizlik oldu.
“Bana ne gerekiyorsa gönder,” dedim, bakışlarım yağmurun çizgi çizgi aktığı pencereye düştü. “Sanat malzemeleri faturasını nasıl imzalıyorsa, evliliğini de öyle imzalayıp elden çıkarmasını istiyorum. Hiçbir şeymiş gibi.”