Yatağın ayakucunda Fırat duruyordu. Üzerinde jilet gibi ütülenmiş siyah bir takım elbise vardı. Gözlerinde en ufak bir acıma kırıntısı yoktu. Sadece derin bir bıkkınlık okunuyordu. Fırat'ın hemen yanında Selin duruyordu. Selin'in üzerinde Asya'nın tarzını taklit eden pahalı bir gece elbisesi vardı.
Selin ipek mendilini dudaklarına bastırdı. Omuzlarını sarsarak ağlıyormuş gibi yaptı. Sesini bilerek alçalttı. "Bir adamı elinde tutmayı bile beceremeyen işe yaramaz bir kadın". Bu sözler Asya'nın kulaklarında çınladı. Asya alt dudağını kanatana kadar ısırdı. Ağzına paslı bir demir tadı yayıldı.
Fırat sol bileğini kaldırdı. Pahalı saatine sabırsızca baktı. Selin'in belini kavradı. "Hadi gidelim. Vakıf yemeğine geç kalacağız," dedi soğuk bir sesle. Odadaki kalp monitörünün giderek hızlanan ve düzensizleşen uyarı seslerini tamamen duymazdan geliyordu.
Asya son bir güçle elini ileri uzattı. Titreyen kanlı parmaklarıyla Fırat'ın ceketinin ucunu yakalamak istedi. Sadece bir saniye durmasını istedi. Fırat yüzünü buruşturdu. Asya'nın elini iğrenerek tekmeledi. Asya'nın parmak eklemleri demir karyolaya şiddetle çarptı. Kemiklerinden koluna doğru keskin bir acı yayıldı.
Monitörden tiz ve kesintisiz bir ses yükseldi. O uzun çınlama sesi odadaki her şeyi yuttu. Asya'nın midesi kasıldı. Göğüs kafesi son bir kez havalandı ve düştü. Gözlerini kapattı. Bilinci karanlık ve dipsiz bir kuyuya doğru hızla çekildi.
Midesi şiddetle yukarı doğru kalktı. Korkunç bir düşme hissi bütün bedenini sarstı. Asya derin ve kesik bir nefes alarak gözlerini fal taşı gibi açtı. Göz bebekleri küçüldü. Yüzüne vuran makyaj aynasının parlak ışıkları gözlerini yaktı. Gözyaşları yanaklarından aşağı süzüldü.
Ellerini sert ahşap makyaj masasına dayadı. Omuzları şiddetle inip kalkıyordu. Aynadaki yansımasına baktı. Alnında kan yoktu. Derisi pürüzsüzdü. Titreyen sağ elini yavaşça aşağı indirdi. Dümdüz olan karnına dokundu. Orada hiçbir acı yoktu. Hiçbir yara izi yoktu.
Arkasından tanıdık bir ses geldi. "Asya Hanım, başınız mı dönüyor?" Hizmetçi Fatma elinde dumanı tüten bir çay fincanıyla endişeyle ona bakıyordu. Asya bu sesi duyunca irkildi. Göz bebekleri hızla titredi. Ardından bakışları netleşti.
Masanın üzerindeki altın varaklı davetiyeye gözü kaydı. Tarihe baktı. Üç yıl öncesiydi. Beyazıt ailesinin o meşhur yardım gecesinin tarihiydi. Asya'nın gözlerindeki o şaşkınlık bulutu saniyeler içinde dağıldı. Yerini keskin ve soğuk bir buza bıraktı. Midesindeki o bulantı hissi yerini saf bir öfkeye bıraktı.
Makyaj odasının kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Fırat içeri daldı. Üzerinde yine o kusursuz takım elbisesi vardı. Çenesini havaya kaldırmış, o alışıldık kibirli tavrıyla yürüyordu.
Fırat aynadan Asya'nın yüzüne baktı. Kaşlarını çattı. "Bu makyaj çok soluk. Daha sade olmalıydın," dedi emreden bir ses tonuyla. Asya'nın midesi geçmişin iğrenç anılarıyla yeniden kasıldı. Soluk borusu daraldı.
Selin hemen Fırat'ın arkasından içeri süzüldü. Ürkek bir ceylan gibi davranıyordu. Üzerindeki elbise Asya'nınkine çok benziyordu. Bilerek aynı renk tonlarını seçmişti. Kadınlar arasındaki o sessiz savaşı başlatmak istiyordu.
Selin Fırat'ın koluna dokundu. Sesini inceltti. "Fırat Ağabey, boynum çok boş kaldı. Bu elbiseyi tamamlayacak hiçbir şeyim yok," dedi. Asya aynadan onların bu iğrenç tiyatrosunu izliyordu. Yüz kasları seğirmedi.
Fırat'ın bakışları anında makyaj masasının üzerindeki lacivert kadife kutuya kaydı. O kutunun içinde Köprülü ailesinin üç nesildir sakladığı zümrüt kolye vardı.
Fırat elini hiç tereddüt etmeden kutuya doğru uzattı. Karısının, kız kardeşinin isteklerini koşulsuz yerine getirmesi gerektiğine inanıyordu. Hareketinde kaba ve reddedilemez bir zorbalık vardı.
Asya'nın sağ eli havaya kalktı. Avuç içini kadife kutunun kapağına şiddetle çarptı. Metal kilit tok bir ses çıkararak kapandı. Asya'nın parmakları kutuyu masaya çiviledi. Fırat'ın eli havada asılı kaldı.
Fırat gözlerini kırptı. İnanamayarak Asya'nın yüzüne baktı. Karısının her zaman başını öne eğip itaat etmesine alışmıştı. Bu ani fiziksel direniş onu afallattı. Çenesi seğirdi.
Selin durumu anında fırsata çevirdi. Gözlerini kırpıştırarak yaşarttı. Bir adım geriye sendeledi. Korkmuş gibi yaptı. Fırat'ın koruma içgüdüsünü tetikleyip Asya'yı ezmek istiyordu.
Fırat'ın boynundaki damarlar belirginleşti. Üzerine doğru eğildi. "O elini çek," dedi dişlerinin arasından. Sesinde yıllardır uyguladığı psikolojik şiddetin o ağır baskısı vardı.
Asya yavaşça ayağa kalktı. Omurgasını dimdik tuttu. Fırat'ın gözlerinin tam içine baktı. Elini çekmedi. Aksine kadife kutuyu parmaklarıyla kavrayıp kendi göğsüne doğru çekti.
"Bu annemin çeyizi," dedi Asya. Sesi o kadar düz ve duygusuzdu ki odadaki hava aniden buz kesti. Bu cümlede hiçbir tartışma payı yoktu.
Fırat otoritesinin sarsıldığını hissetti. Öfkeyle elini uzatıp kutuyu zorla çekip almak istedi. Asya vücudunu hafifçe yana kaydırdı. Fırat'ın parmakları boşluğu avuçladı.
Selin hemen araya girdi. Fırat'ın ceketini çekiştirdi. "Fırat Ağabey, lütfen. Benim yüzümden tartışmayın. İstemiyorum," dedi. Sesi titriyordu ama gözlerinde sinsi bir parıltı vardı. Ateşe benzin döküyordu.
Fırat işaret parmağını Asya'nın yüzüne doğru salladı. "Sen kıskanç ve hastalıklı bir kadınsın! Özür dile! O kolyeyi hemen vermezsen bu gece bu odadan dışarı adım atamazsın!" diye bağırdı. Onu toplumdan soyutlamakla tehdit ediyordu.
Asya sadece gülümsedi. Bu gülümseme dudaklarının kenarında asılı kalan soğuk bir bıçak gibiydi. Kutunun kapağını açtı. İkisinin şaşkın bakışları arasında o devasa zümrüt kolyeyi çıkardı. Soğuk taşı kendi uzun ve zarif boynuna yerleştirdi. Klipsi arkadan yavaşça kapattı.
Yeşil taşın derin ışıltısı Asya'nın teninde parladı. Asya'nın o anki duruşu, Selin'in ucuz taklidini anında sildi süpürdü. Fırat bile o an nefesini tuttu. Karısının bu kadar ulaşılmaz görünmesi onu afallatmıştı.
Asya masanın üzerindeki küçük gece çantasını aldı. Fırat'ın öfkeden kızarmış yüzüne hiç bakmadı. Topuklu ayakkabılarının parkede çıkardığı sert ve ritmik seslerle kapıya doğru yürüdü.
Fırat arkasından bağırdı. "Asya! Buraya gel diyorum!" Sesi odanın duvarlarına çarptı. Asya adımlarını yavaşlatmadı. Onlara sadece dik ve kararlı bir sırt bıraktı.
Kapıdan dışarı çıktı. Koridorun zeminindeki kalın Türk halısına bastı. Ciğerlerini temiz havayla doldurdu. Gerçek savaş şimdi başlıyordu.