Onun "iyileşmesini" lüks bir akşam yemeği partisiyle kutladılar; bana ise bir hayalet gibi davranıldı. Katılmayı reddettiğimde annem nankör olduğumu tısladı, babam ise kıskanç olduğumu söyledi.
Zehirli fısıltılarını anlayamayacağımı sandılar. Ama hapishane benim üniversitemdi. İspanyolca öğrendim. Her kelimeyi anladım.
İşte o zaman sadece bir kurban olmadığımı, gözden çıkarılabilir olduğumu anladım. Bir zamanlar hepsi için hissettiğim sevgi küle dönmüştü.
O gece, tozlu depoda, yıllar önce kurduğum şifreli bir kanala girdim. Tek bir mesaj bekliyordu: "Teklif hâlâ geçerli. Kabul ediyor musun?" Yaralı ve titremeyen ellerimle yanıt yazdım: "Kabul ediyorum."
Bölüm 1
Zeynep'in Bakış Açısı:
Sözlendiğim adam, Yaman Karayel, hapisteki yedi yılın bir hediye olduğunu söylemişti. Bunun beni koruma yolu olduğunu, ailemin düşündüğü alternatife kıyasla bir merhamet olduğunu söylemişti.
Bu yedi yıl önceydi.
Bugün, zırhlı bir sedanın cilalı siyah kaputuna yaslanmış, federal cezaevinin kapısının önünde beni bekliyordu. İzmir güneşi kromun üzerinde parlıyordu; gözlerindeki o dondurucu durgunluğa asla ulaşamayan, parlak ve kör edici bir ışıktı. Tıpkı eskisi gibi görünüyordu; inanılmaz derecede yakışıklı, acımasızca soğukkanlı, muhtemelen tüm bu hapishanenin yıllık bütçesinden daha pahalıya mal olan özel dikim takım elbisesiyle bir kral gibi.
Değişen bendim. İçeri giren kız—onu ruhunun her kırık parçasıyla seven o kız—ölmüştü. Onu üçüncü ve dördüncü yıl arasında bir yerlerde, çamaşırhanede çalınan bir kalıp sabun yüzünden çıkan bir şişleme olayının hemen ardından gömmüştüm.
"Zeyno," dedi; sesi, bir zamanlar kalbimi hızlandıran o boğuk uğultuydu. Şimdiyse sadece bir sesti. Benim için yolcu kapısını açtı. "Bitti. Seni eve götürüyorum."
Ev. Bu kelime, yutup bastırdığım acı bir kahkahaydı.
Lüks deri koltuğa kaydım; onun kokusu—sandal ağacı ve güç—küçük alanı dolduruyordu. Boğucuydu. Arabayı sürerken aramızdaki sessizlik ince ve ölümcül bir şeye, kesmeye hazır gergin bir tele dönüştü.
Aklım o geceye gitti. Dünyamın sonunun geldiği o geceye.
Evlatlık kız kardeşim Ceren kafayı bulmuştu, pervasızdı. Arabamı alıp Şahin Ailesi'nden bir mafya üyesine çarparak öldürmüş, Yaman'ın babasının aracılık ettiği o kırılgan ateşkesi paramparça etmişti. Cana can. Dünyamızın kuralı buydu. Bir kan davası yaklaşıyordu.
Fakat Demirhan Ailesi bir savaşı göze alamazdı. Ve benim güzel, narin kardeşim Ceren, feda edilemeyecek kadar kıymetli görülmüştü.
Bu yüzden beni seçtiler.
"Sadece yedi yıl, Zeyno," diye fısıldamıştı annem Berrin, elleri omuzlarımda buz gibiydi. "Bir katliamı önlemek için küçük bir fedakarlık."
Babam Adnan daha açıktı. "Bu senin ailene karşı görevin."
Öz kız kardeşim Selin bile bana soğuk gözlerle bakmış, herkes için en iyisinin ne olduğunu düşünmemi söylemişti.
Reddetmiştim. Çığlık attım. Savaştım. İşlemediğim bir suçun cezasını çekmeyeceğimi söyledim onlara.
Sonunda beni kıran Yaman oldu. Batı Kıyısı'nın en güçlü Don'uydu; babasının küllerinden bir imparatorluk inşa etmiş bir adam. Korkulan, saygı duyulan, salt irade gücüyle sadakat emreden bir şeytandı. Ve o benim nişanlımdı; çocukluğumuzdan beri beni koruyacağına yemin eden o çocuk.
Beni malikanemizin kütüphanesinde köşeye sıkıştırmıştı. "Ailenin başka bir planı var," demişti, sesinde hiçbir sıcaklık kırıntısı yoktu. "Seni Şahinler'e teslim edecekler. Sana ne yapacaklarını biliyorsun. Seni hayatta tutmanın tek yolu hapis. Benim olarak kalmanın tek yolu."
Bekleyeceğine söz verdi. Tahliye olduğum gün evleneceğimize söz verdi.
Her şeyi o ayarladı. Zorla alınmış bir itiraf. Mahkemede aleyhime tezgâhlanmış bir dava. Yedi yıl. Bir hediye.
Şimdi, Demirhan Çiftliği'nin kapılarına yaklaşırken aramızdaki uçurum, ayrı kaldığımız o yedi yıldan daha genişti. O cilalı Don'du. Bense hapishanenin yarattığı o kadındım.
Motoru durdurduğunda telefonu titredi. Ekrana baktı ve ilk kez o acımasız kontrol maskesinde bir çatlak belirdi. Çenesindeki bir kas seğirdi.
"Ceren," dedi, sesi endişeyle gerilmiş halde. "Yine kriz geçiriyor."
Yüzüme bile bakmadı. "Onun yanına gitmeliyim."
Beni büyüdüğüm o görkemli mermer merdivenlerin dibinde öylece bırakarak arabadan indi. Hayatımı çalan o narin kıza odaklanmış bir halde uşağın yanından hızla geçip gitti.
Doğduğumdan beri beni tanıyan bir adam olan uşak, bana acıma dolu bir bakış attı. "Zeynep Hanım. Ceren Hanım'ı rahatsız etmemeniz için aileniz üçüncü kattaki depoyu sizin için hazırlamamı emretti."
Depo. Bahçelere bakan balkonu olan çocukluk odam değil. Unutulmuş şeylerle dolu, küçük, penceresiz bir oda.
İşte o zaman nihayet anladım. Ben aileden biri değildim. Kullanılacak bir eşya, kırılacak bir kalkandım. Ve görevim bitmişti. Yaman'a, hepsine karşı bir zamanlar hissettiğim sevgi çoktan küle dönmüştü. Ama onun yerinde, Ceren'e karşı soğuk ve katı bir nefret kristalleşmeye başladı.
O gece o dar ve tozlu odada, tahliye belgelerimle birlikte bana verilen hırpalanmış dizüstü bilgisayarı açtım. İçinde sekiz yıl önce kurduğum şifreli bir kanal—farklı bir dünyaya uzanan çaresiz, gizli bir can simidi—uykudaydı. Asla yaşayamadığım bir hayat için bir acil durum planı.
Üç dakika önceki zaman damgasıyla tek bir yeni mesaj bekliyordu: "Teklif hâlâ geçerli. Kabul ediyor musun?"
Yaralı ve titremeyen ellerim klavyenin üzerinde hareket etti.
"Kabul ediyorum."